!f 2012, filmler, günlük altında, 22 Şubat 2012 Çarşamba, mustafa uzuner tarafından yayınlandı. – İlk yorumu siz yapın
Konuk blog yazarımız Serdar Kökçeoğlu Tatsumi‘nin kariyerine bir bakış atıyor.* Filmi 25 Şubat 2012 21:30 AFM Fitaş Salon 1′de izleyebilirsiniz.

Süper kahramanların ötesine uzandığınızda uçsuz bucaksız ‘grafik roman’ dünyası karşılıyor sizi. Kuzey Amerika’da üreten ve ağırlıklı olarak gündelik yaşam, büyüme ve duygusal ilişkiler gibi konulara odaklanan alternatif çizgi romancılar; Fransa ve İtalya’nın hayalperestleri ve evren kurucuları ve tabii ki Japonya’nın manga sanatçıları… Onların elinde bambaşka hikayelerle ve tarz denemeleriyle karşımıza çıkıyor bu sanat dalı.
Japon manga sanatını tematik veya kavramsal olarak sınıflandırmak çok mümkün değil. Aklınıza gelebilecek her konuda çizgi roman üretimi yapılıyor Japonya’da. Ortada ekonomi dergilerine bile konu olan ve batıdaki satışları ciddi boyutlara ulaşan, neredeyse okur talebine yetişmekte zorlanan bir endüstri var.
Yoshihiro Tatsumi yetişkin okuyucuya dönük olarak üretilen, has edebiyat tadı veren ve aksiyona değil dramatik yapıya yoğunlaşan manga türünün belki de en önemli ismi. Tıpkı hayranlık duyduğu Osamu Tezuka kadar sabırlı ve üretken bir çizgi roman emekçisi. Ne yazık ki batıda ancak iki binlerin ortasından sonra Drawn & Quarterly tarafından kült çizgi romancı Adrian Tomine’nin önerileriyle basılan hikaye antolojileriyle tanındı.
yazının devamı »
!f 2012, filmler, günlük altında, 20 Şubat 2012 Pazartesi, Serra Ciliv tarafından yayınlandı. – İlk yorumu siz yapın
!f’in açılış partisinde Milen’le karşılaştım… Hızlı hızlı bana Mahşerin Dört Atlısı’na niye bayıldığını anlattı. Yazsana yazsana, dedim. Yazmış.
Ben de dün SALT’ta Umit Kıvanç’ın 16 Ton’unu izleyip, sonrasında Ahmet İnsel ve Ümit Kıvanç’ı dinlerken benzer bir heyecana kapıldım.
Mahşerin Dört Atlısı’nın son İstanbul gösterimi bu akşam Fitaş’ta 19.30′da.

”Amerikalı kapitalist ekonomistlerin sonunda beni karşılarına oturtup tek tek, tane tane içinde yaşadığım bu para canavarının yapısını açık ve dürüstçe anlatmış olmalarının memnuniyetini yaşıyorum. Tabi ki sadece ekonomistler değildi “Mahşerin dört atlısı”nın sıradan birisine bu karmaşık gözüken basit canavarın yapısını anlatmak için destek aldığı düşünürler. Chomsky’den Satish Kumar’a birçokları bankaların yoktan var ettikleri parayı nasıl yalnız ve mutsuz hayatlardan beslenerek şişirdiklerini anlatıyor filmde. Çok görünür değil mi? Evet bunu biliyoruz biz tükettikçe ve gri çirkin hayatlarımızı yaşamaya devam ettikçe daha fazla borç altına girip onları ödemek için köleleştikçe o cilalanıyor. Peki parayı bana borç verirken yoktan var eden, kendi yasalarını koyan ve benim sırtımdaki cekete kadar soyan bu sistemin sadece güçlü ve zengine yarayan bir makine olarak var olmaya devam etmesini sağlayan nedir? New York, Atina, Barselona’da ve krizin ele geçirdiği diğer her yerde biraz geç de olsa insanların artık yeter deyip sokaklara çıkmasına sebep olan nedir?
Gücü elinde tutanların; finans sektörü ve bankaların doğrudan üretim sistemlerini yani paranın kendisini kontrol ederek değil de bizim onu algılama biçimimizi kontrol ederek ilerlemesi. Yani gerçek ‘değer’ bir boşluğa dönüştükçe para hayatımızı kolaylaştıracak bir araçtan altında ezildiğimiz hayali borçlara dönüşüyor ve biz değer yargımızın yok edilişini sessizce izliyoruz. Bu borç monarşisinin, gezegenin kaynaklarını tüketerek, insan kaynaklarını sömürerek banka aristokratlarını var eden gizli bir imparatorluğu yaşatmasını demokrasi ve insan doğası diye adlandıracak kadar saf ve bilinçsiziz. Ne yazık ki sistem dünyamızın açlık ve açgözlülük ekseninde dönmesine sebep oluyor ve fakir fakirleştikçe zengin zenginleşiyor.
yazının devamı »
günlük altında, 17 Şubat 2012 Cuma, Serra Ciliv tarafından yayınlandı. – İlk yorumu siz yapın
Her gün festivalden ilham veren anları paylaşasımız var- bakalım bu kadar hengame içinde mümkün olabilecek mi..
Dün Çocuk Masalları’nın ardından çok güzel bir izleyici grubuyla nefis bir soru cevap seansı oldu. Siegried’in daha da anlatası vardı ama zaman doldu.. .
Siegfried – Kinogamma’dan ve Sansa’dan hatırlayanlar bilir– dünyayı geziyor ve çekiyor. Çocuk Masalları da, öyle. Siegfried Hindistan’da dolaşırken bir kaç çocukla tanışıyor, bir akşamda oturup onlar için basit bir hikaye yazıyor ve ertesi sabah onların okuluna gidip çekmeye başlıyor. Çocuğun öğretmeni, okulun müdürü ve onunla birlikte okuldan kaçtıktan sonra sokakta karşılarına çıkan herkes filmin bir parçası oluyor.
Bir izleyicimiz- ki kendisi de belli ki Hindistan’da bayağı bir dolaşmıştı– Siegfried’e Hindistan’da gezerken ona bir şekilde müdahele eden, selam veren, durup bakan, muhabbet eden onca insanla nasıl film çekebildiğini sordu. Kurguda çıkarmış mıydı o insanları sonradan?
yazının devamı »
etraftan, günlük, hayat altında, 15 Şubat 2012 Çarşamba, Serra Ciliv tarafından yayınlandı. – İlk yorumu siz yapın
Her gün yeni, kötü, aklımızın almadığı haberlerle uyanıyoruz.
Her gün saygı duyduğumuz, çalışmalarını takip ettiğimiz, filmleriyle, şiirleriyle, makaleleriyle bize ‘başka türlü bakalım’ diyen insanların içeriye alındığını öğreniyoruz.
Dün Müjde Mizgin Aslan ve Özay Şahin’in haberlerini aldık. Her ikisi de işlerine, bakışlarına çok güvendiğimiz yönetmenler.
yazının devamı »
!f 2012, festival, günlük altında, 14 Şubat 2012 Salı, mustafa uzuner tarafından yayınlandı. – İlk yorumu siz yapın
Aşkın binbir biçimi, kocaman billboardlarla anlatılamayan halleri.
!f’ten !f’lik aşk hikayeleri..
Bellflower/Arıza Aşk
Bu biraz anti-sevgililer günü olacak ama sizi sevgilisinden ayrıldıktan sonra dünyanın sonunu getirmeye karar veren kahramanlarımızın hikayesine davet edebiliriz. Yanıcı maddeyle yaklaşmamanız tavsiye olunur!
El Lenguaje de los Machete/ Machete Dili
yazının devamı »
!f 2012, günlük altında, 13 Şubat 2012 Pazartesi, Serra Ciliv tarafından yayınlandı. – İlk yorumu siz yapın
KanZeOn Budizm’min sesleriyle ilgili bir film. Anka Kuşu’nun sesiyle tanıştırıyor bizi.
Ama bir tek bu yüzden sevmedim bu filmi. Ayrıca çok sade, tertemiz, derine bağlayan görüntü ve seslerle;
- KanZeOn kelimesinin ‘sevgi tanrısı’ anlamına geldiğini ve Japonca’da ‘sesleri görmek’le aynı şekilde yazıldığını söylediği için. (‘‘Sesleri görebilmek için cok dikkatli dinlemeliyiz. Böyle dinlediğimizde, bir anda ses hayat bulur, bir bardaktan taşan su gibi.’)
- ‘Hangi ses- hangi ses beni uyandıracak?’ diye sorduğu için.
- Herhangi bir sesin, herhangi bir müzik enstrümanı kadar dinlemeye değer bir müzik yapabildiğini hatırlattığı; düşen karı, guruldayan bir mideyi ya da bir bebeğin sesini zihnimizi tamamen boşaltıp dinlememiz gerektiğini hatırlattığı için.
yazının devamı »
festival, filmler, günlük altında, 10 Şubat 2012 Cuma, ecebulut tarafından yayınlandı. – İlk yorumu siz yapın

Küçücük hissettim bu filmi seyrederken. Mağdur olan ben olmama rağmen karakollarda geçirdiğim zamanlarda olduğu gibi, ilk okulda saçma sapan bir nedenden azar işitirken hissettiğim gibi, gereksiz yere üstüme gelinen ama sesimi çıkartamadığım her seferinde ne kadar küçücük hissettiysem film boyunca o kadar küçücük hissettim. Hem de tüm insanların küçücük olduğunu, hepimizin kolay yenilir yutulur olduğumuzu, biz farkına bile varmadan küçücük yapıldığımızı hissettim.
Bir de birileri var bu filmde, mesela Danimarka’da bisikletlerle eylem düzenleyen İngilizler var, Nepal’de tiyatro ile köylülere birlikte durup sesinizi çıkartabilirsiniz diyen bir grup var, Mısır’da elinde darbuka sokaklarda politik şarkılar söyleyerek halkın ilgisini rejiminin eziciliğine çekmeye çalışan bir avuç genç insan var. Onları gördükçe ufak ufak rahatladım. Onlar da küçücük, küçük küçük adımlarla değiştirmeye çalışıyorlar dünyayı. Kendilerinin iki katı polisler tartaklıyor, hiç bir şey yapmıyorlar. Gidin buradan deniyor, tamam diyip köşeyi dönünce tekrar başlıyorlar. Direniyorlar, itaat etmeden, küçülmeyi kabul etmeden ellerinden ve içlerinden gelen neyse onu yapıyorlar.
yazının devamı »
!f 2012, filmler, günlük altında, 09 Şubat 2012 Perşembe, Pelin Turgut tarafından yayınlandı. – İlk yorumu siz yapın

Çünkü ilk aşkın tutkusunu midemde hatırladım!
Paris, 1999. 15 yaşındaki Camille ile 19 yaşındaki Sullivan birbirlerine ancak iki genç insanın düşebileceği gibi düşerler — herşeyleriyle ve tutuşarak. Konuşmadan konuşabildikleri, kendilerine ait bir dünyaları olur. Yaz bitiminde Sullivan Latin Amerika turuna çıkar; aylar geçer, mektupları seyrekleşir ve sonunda sesi soluğu kesilir. Camille biter. Zamanla kendini onarır, yeni bir sevgili, sevdiği bir iş, derken bir gün…
Kısmen otobiyografik olan filmleriyle son yılların konuşulan yönetmenlerinden olan Mia Hansen-Love ilk aşkın en gerçekçi uyarlamalarından biri olan filmini sunmak üzere Istanbul’da olacak.
İçinizdeki 18 yaş halinizle tekrar ilişkiye girin derim, bakalım neler olucak…!
yazının devamı »
geçmiş !f'çilerin yeni incileri, günlük altında, 05 Şubat 2012 Pazar, ecebulut tarafından yayınlandı. – İlk yorumu siz yapın
Joy Division, bildiniz…

Geri geliyor , hem de beynimizi bir köşesinde istemsizce Ali Desidero’nun ‘vay sen neymişsin be abi’ nakaratını tekrarlatarak geliyor.
Müzik dünyasının yönetmeni Grant Gee, Radiohead’in Meeting People Is Easy turne belgeseli ve Joy Division’ın yürek tellerini sızlatan filminden sonra bu sene Sabır (Sebald’in Ardından) ile yine konuğumuz.
Sadece film rulosu değil kendisi de burada olacak. Uyarlamalar ve sinema üzerine konuşurken de bol bol ‘vay’ diyor olacağız.
Sebald’ı Sinemaya Uyarlamak: Grant Gee ile Sohbet
18.Şubat.2012 (17:30 – 19:00)
SALT Beyoğlu Açık Sinema
!f 2012, filmler, günlük, mutfak dedikodusu altında, 03 Şubat 2012 Cuma, mustafa uzuner tarafından yayınlandı. – İlk yorumu siz yapın
Her sinefilin rüyası olan filmler vardır. Mesela, La Vida Útil belli bir hissiyatı, yaşlı bir adamın yalnızlığını sinemanın/sinematek kültürünün yalnızlığıyla eşlediği için böyle bir filmdir. Yürümek ve kaybolmak, Kafka’nın meşhur aforizmasındaki ‘yolun duraksama’ anlarını bulmak ve şehri deneyimleme biçimlerini uç noktalara taşıma, Transeunte‘nin (Yoldan Geçen) asıl peşinde olduğu şey sanırım. Transeunte‘de yürümek, dünyayı bir algılama biçimine ve aynı zamanda tuhaf bir şekilde içsel dünyaya dönüşebiliyor, ve şöyle bir soru soruyor sanki: hiç tanımadığımız birisinin gördüklerini, göz kırparken aklından geçenleri ve bir yüzün mahremiyetini ne kadar seyirciye aksettirebilir sinema?

Bir film düşünün aynı zamanda anonimlikle ilgili olsun. Çünkü bilmediğimiz yüzler sonsuz olanaklar vaat eder, her birinin ayrı birer hikâyesi, düşü, sakladığı hüznü vardır, diyor yönetmen Eryk Rocha. (efsane yönetmen Glauber Rocha’nın oğlu) Bunda acaba Rio’yla İstanbul’un benzer şehir deneyimleri sunmasının bir etkisi var mı diye de düşündüm.
yazının devamı »
filmler, günlük, mutfak dedikodusu altında, 01 Şubat 2012 Çarşamba, mustafa uzuner tarafından yayınlandı. – 1 Yorum
2011 tartışmasız Ben Rivers’ın yılıydı. Önce başyapıt niteliğinde bir orta metraj, sonrasında 20 dakikalık nefes kesici Sack Barrow geldi. Bunlara Eylül ayında Venedik’te dünya prömiyerini yapıp Orizzonti Fipresci özel ödülü alan ilk uzun metrajı Two Years At Sea eklendi. Şüphesiz senenin en önemli, heyecan verici yönetmenlerinden birisiyle karşı karşıyayız. Bunlardan 40 dakikalık Slow Action, ütopik bir adanın etrafında bilimkurgusal anlatısıyla dikkat çekerken, Jarman ve Greenaway’in deneysel ilgileriyle, kontrollü bir Brakhage soyutlayıcılığına sahip.

Ben Rivers, hâlâ analog formatta çalışıyor (filmlerini sinemaskop olarak süper 16mm çekiyor) ve tedavülden kalkana kadar Kodak X Plus marka stok kullanıyormuş; bütün laboratuar işlemlerini kendi mutfağında kurduğu bir düzenekle yapıyor. Sinemayı Godard’ın sıkça bahsettiği ‘sıfır noktası’na indirgeyebilmiş olması oldukça umut verici.
yazının devamı »
!f 2012, mutfak dedikodusu altında, 31 Ocak 2012 Salı, Serra Ciliv tarafından yayınlandı. – 1 Yorum
- Çünkü hepimiz, biraz daha mutlu ve umutlu olduğumuz günlerde metroda giderken kafayı kaldırır ve insanların gözünün içine bakmaya çalışırız bazen. Karanlık günlerimizde kendi duvarlarımızın dışına adın atmayı tercih etmezken, aydınlık günlerimizde başkalarına da değesimiz gelir. Bu film, öyle bir günde başlamış bir film bence. Yönetmen Borris Gerrets’in kendinden başkalarını sevesi gelmiş, çıkarmış cep telefonunu ve çekmeye başlamış.
- Borris’in karşısında çıkan üç karakterin üçünün de kanadı kırık. Borris’ten kırık olmasın. Bir o kadar da güzeller. Kırık güzeldir, diyebilir miyiz, hepimiz için?
- Borris’i en kırılgan (ya da kırgın?) anında tanıyoruz- Sandrine’le ilk sevişmelerinin sonrasında, yatağın kenarına oturmuş, tam da ne yapacağını bilemezken. Hangi yönetmeni böyle savunmasız, çıplak gördünüz son?
yazının devamı »
!f 2012, mutfak dedikodusu altında, 31 Ocak 2012 Salı, selin erkok tarafından yayınlandı. – 1 Yorum

Festivalin bir ucundan tutmak isteyenlere duyurulur!
16 – 26 Şubat arasında, festivalin produksiyon, basın masası, ofis ve operasyonlarında görev almak üzere gönüllülere ihtiyaç bulunuyor.İlgilenenler ahmet@ifistanbul.com üzerinden irtibat kurabilir.
günlük altında, 30 Ocak 2012 Pazartesi, Serra Ciliv tarafından yayınlandı. – İlk yorumu siz yapın
Duygu’dan sms geldi. Fitaş’ı giyinirken yakalamış..

günlük altında, 26 Ocak 2012 Perşembe, Serra Ciliv tarafından yayınlandı. – 1 Yorum

Ben küçükken birilerine ‘terörist’ dendiğinde onların gerçekten çok vahşi, çok kötü insanlar olduğunu düşünürdüm. Sonra geçti.
Her geçen yılla birlikte terörist’in kim olduğu konusunda kafalar iyice karışıyor. En çok şiddet uygulayan mıdır terörist? Fütursuzca insanlara zarar veren, baskı uygulayan mıdır? Böyle şeyler yapanları koruyan mıdır? Özür dilemeyen midir terörist?
yazının devamı »
etraftan, günlük altında, 25 Ocak 2012 Çarşamba, mustafa uzuner tarafından yayınlandı. – 1 Yorum
Herkes gibi çok üzgün ve olayın trajikliğinin şoku içerisindeyiz.
“Ben bir sinemacı olarak, geçmişin kendi kişisel geçmişim olarak şimdiki zamana sürüklendiğine inanıyorum. Filmin sonundaki ağaç aslında Voyage to Cythera‘daki ağaç, kendi sinemasal peyzajıma bir referans bu. Bu film boyunca, iki çocuk farklı bir manzaraya ulaşmak için sinemasal bir peyzajın içinden geçip, bence, sonunda onlara yeniden umut vaadedecek bir yere ulaşırlar. Dünyanın sinema tarafından kurtarılabileceğine inanmak isterim. Sinema benim dünyam ve bütün yolculuklarımın amacı olan şeydi. Her zaman beni büyüleyen küçük bilinmeyen ütopyaların peşindeyim ve filmlerimle başladığım yolculukların da bununla ilgili olduğuna inanmak için elimden geleni yapıyorum.” (Theo Angelopolous: Interviews, haz. Dan Fainaru, University Press of Mississippi, s. 64)
filmler, günlük, mutfak dedikodusu altında, 20 Ocak 2012 Cuma, mustafa uzuner tarafından yayınlandı. – İlk yorumu siz yapın
Dünkü notumuza ek olarak, mutfaktan biraz daha bilgi paylaşalım : )
Zeki kataloğumuzun 13. düzeltmesi için ajansla ofis arasında mekik dokumayı bitirdi. Son dakikada haber beklediğimiz filmler, ve yarışma jürimiz de kesinleşti, birkaç ufak tefek eksik dışında her şey takvime oturtuldu ve heyecanla beklemedeyiz. Listemize tekrar göz attığımızda, bu seneki 74 filmimizi seçmek için 1000 civarında filmi izleyip, göz gezdirmek durumunda kalmışısız. Ece’yle Zeki’nin izlemedeki ve tabii ki Yeşim’in yazılardaki muazzam destekleri eksik olmasaydı nasıl yetiştirebilirdik kestirmek zor! Geriye bakınca, o kadar güzel filmleri elemek zorunda kalmışız ki, Serra’nın da belirttiği gibi çok rahat ikinci bir festival daha çıkarmış.. Eylül başı Toronto’dan beri günde 6 film izlemenin getirdiği sürmenaj da bir yana, artık en azından diğer insanların normal addediği faza dönebileceğimize inanıyor, herkes gibi programın ortaya çıkacağı ana kilitlenmiş haldeyiz. Uyku düzenlerimiz normale dönmek üzere, rüyalarımızın hala unuttuğumuz tagline’lara konu olması dışında da herşey şimdilik yolunda gibi.
Malum Sundance Film Festivali dün başladı, Rotterdam ve Berlin de sırada, yaklaşıyor. Güzel haberlerden birisi, Rotterdam’dan 12 film !f’e (bunlardan ikisi dünya prömiyeri sonrasındaki ilk gösterimlerini İstanbul’da yapacaklar!) geliyor olması, diğeri de Berlin-Sundance hattından da birbirinden güzel 3 film programımıza yetişebiliyor olması : )
etraftan, günlük altında, 16 Ocak 2012 Pazartesi, Serra Ciliv tarafından yayınlandı. – 2 Yorum
Hatırlıyor musunuz, yüzbinler olarak yürümüştük caddelerde bundan beş yıl önce. ‘Arkadaşımı yok edemezsin,’ demek için.
Hrant’ı kişisel olarak tanıyanlarımız coktu zaten, ama yıllarla daha da çok arttı, tanıyanı, bileni, seveni. Hrant bizim arkadaşımız.
Beş yıl boyunca cinayetin yargılanma sürecini hepimiz içimiz burkularak, öfkelenerek, isyan ederek izledik. Yarın son mahkeme.
19 Ocak 2012 Perşembe günü Hrant Dink’i olabildiğince büyük bir kitlenin katılımıyla anabilmemiz çok önemli. Saat tam 13’de Taksim Meydanı’nın Elmadağ’a olan yönünde toplanacağız ve AGOS’un önüne yürüyeceğiz.
yazının devamı »
etraftan, filmler, mutfak dedikodusu altında, 09 Ocak 2012 Pazartesi, ecebulut tarafından yayınlandı. – İlk yorumu siz yapın
2012′ye girmemizle dünyanın sonuna bir sene kalmış olabilir.
Biz hala oflaya puflaya yaptıklarımızı yapmaya devam ededuralım, okula koşup sınava girelim, işe gelip telefonlar edelim, belki de yatcaz-kalkcaz bitecek dünya. O son saniyelerde gözümüzün önünden film şeridi gibi geçen hayat güzel olsun en azından. Ya da yeterince iyi film şeritleri görmüş olalım o zamana kadar.
Diyelim dünyanın sonu gelecek, diyelim son bir sene kaldı sadece. Ölmeden önce hangi filmler izlenmeli?
Koca bir liste çıktı bizden, bir ihtimal işi bırakıp sadece film izleriz 2012′de
yazının devamı »
günlük altında, 06 Ocak 2012 Cuma, criollon.blogspot.com tarafından yayınlandı. – 2 Yorum
‘Eyvah yine Cuma oldu, bir hafta daha geçti festivale çok az kaldı !’ dediğimiz günler geldi.
Hem içimiz kıpır kıpır neredeyse bir ay kaldı diye hem de çok çok dolu herkesin kafası, herkesde nasıl olcak bu iş ifadesi : ) ‘Yine ne güzel oldu!’ ifadesini görüp rahatlamak için kasetleri festival sonrasına sarmanın vakti gelmiş.
Cumaları rahatladığımız zamanları hatırlamak için : )
Breakbot – Baby I’m yours (feat. Irfane)
Baby I’m Yours – Irina Dakeva – WIZZDESIGN from WIZZprod° on Vimeo.