Bugün 17:30′da Fitaş 4 no’lu salonda festivalin ve yarışmamızın bu seneki en değerli filmlerinden olan Steve Collins’in You Hurt My Feelings/Hislerimi İncittin‘inin son gösterimini yapıyor olacağız. Steve uçaktan iner inmaz soru cevap kısmını yetişiyor olacak. Bu uzun süre aklınızdan çıkmayacak filmi kaçırmamak için son şansınız!
Konuk blog yazarımız Serdar Kökçeoğlu Tatsumi‘nin kariyerine bir bakış atıyor.* Filmi 25 Şubat 2012 21:30 AFM Fitaş Salon 1′de izleyebilirsiniz.
Süper kahramanların ötesine uzandığınızda uçsuz bucaksız ‘grafik roman’ dünyası karşılıyor sizi. Kuzey Amerika’da üreten ve ağırlıklı olarak gündelik yaşam, büyüme ve duygusal ilişkiler gibi konulara odaklanan alternatif çizgi romancılar; Fransa ve İtalya’nın hayalperestleri ve evren kurucuları ve tabii ki Japonya’nın manga sanatçıları… Onların elinde bambaşka hikayelerle ve tarz denemeleriyle karşımıza çıkıyor bu sanat dalı.
Japon manga sanatını tematik veya kavramsal olarak sınıflandırmak çok mümkün değil. Aklınıza gelebilecek her konuda çizgi roman üretimi yapılıyor Japonya’da. Ortada ekonomi dergilerine bile konu olan ve batıdaki satışları ciddi boyutlara ulaşan, neredeyse okur talebine yetişmekte zorlanan bir endüstri var.
Yoshihiro Tatsumi yetişkin okuyucuya dönük olarak üretilen, has edebiyat tadı veren ve aksiyona değil dramatik yapıya yoğunlaşan manga türünün belki de en önemli ismi. Tıpkı hayranlık duyduğu Osamu Tezuka kadar sabırlı ve üretken bir çizgi roman emekçisi. Ne yazık ki batıda ancak iki binlerin ortasından sonra Drawn & Quarterly tarafından kült çizgi romancı Adrian Tomine’nin önerileriyle basılan hikaye antolojileriyle tanındı.
!f’in açılış partisinde Milen’le karşılaştım… Hızlı hızlı bana Mahşerin Dört Atlısı’na niye bayıldığını anlattı. Yazsana yazsana, dedim. Yazmış.
Ben de dün SALT’ta Umit Kıvanç’ın 16 Ton’unu izleyip, sonrasında Ahmet İnsel ve Ümit Kıvanç’ı dinlerken benzer bir heyecana kapıldım.
Mahşerin Dört Atlısı’nın son İstanbul gösterimi bu akşam Fitaş’ta 19.30′da.
”Amerikalı kapitalist ekonomistlerin sonunda beni karşılarına oturtup tek tek, tane tane içinde yaşadığım bu para canavarının yapısını açık ve dürüstçe anlatmış olmalarının memnuniyetini yaşıyorum. Tabi ki sadece ekonomistler değildi “Mahşerin dört atlısı”nın sıradan birisine bu karmaşık gözüken basit canavarın yapısını anlatmak için destek aldığı düşünürler. Chomsky’den Satish Kumar’a birçokları bankaların yoktan var ettikleri parayı nasıl yalnız ve mutsuz hayatlardan beslenerek şişirdiklerini anlatıyor filmde. Çok görünür değil mi? Evet bunu biliyoruz biz tükettikçe ve gri çirkin hayatlarımızı yaşamaya devam ettikçe daha fazla borç altına girip onları ödemek için köleleştikçe o cilalanıyor. Peki parayı bana borç verirken yoktan var eden, kendi yasalarını koyan ve benim sırtımdaki cekete kadar soyan bu sistemin sadece güçlü ve zengine yarayan bir makine olarak var olmaya devam etmesini sağlayan nedir? New York, Atina, Barselona’da ve krizin ele geçirdiği diğer her yerde biraz geç de olsa insanların artık yeter deyip sokaklara çıkmasına sebep olan nedir?
Gücü elinde tutanların; finans sektörü ve bankaların doğrudan üretim sistemlerini yani paranın kendisini kontrol ederek değil de bizim onu algılama biçimimizi kontrol ederek ilerlemesi. Yani gerçek ‘değer’ bir boşluğa dönüştükçe para hayatımızı kolaylaştıracak bir araçtan altında ezildiğimiz hayali borçlara dönüşüyor ve biz değer yargımızın yok edilişini sessizce izliyoruz. Bu borç monarşisinin, gezegenin kaynaklarını tüketerek, insan kaynaklarını sömürerek banka aristokratlarını var eden gizli bir imparatorluğu yaşatmasını demokrasi ve insan doğası diye adlandıracak kadar saf ve bilinçsiziz. Ne yazık ki sistem dünyamızın açlık ve açgözlülük ekseninde dönmesine sebep oluyor ve fakir fakirleştikçe zengin zenginleşiyor.
Hiç korkmamış. 14 yaşından beri hiç susmamış, 22 yaşında hapse girmiş, siyasi tutukluları izole, fikirleri hapseden – yalnızlaştırarak ve yabancılaştırarak yok etmeyi amaçlayan hücre tipi cezaevlerini protesto etmek için 130 gün aç kalmış.130 günlük açlık vücudun, aklın ve belleğin azar azar ölmesi demek.
Silinmiş bir hafızayla artık daha az tehlikeli olan 20 kiloluk ve hareket edemeyen bedeni 2000 yılında 6 aylığına serbest bırakılmış. Bu sürede Fransa’ya kaçırılmış.
Teddy Ödülü, 1987 yılından beri Berlin’de çeşitli bölümlerde yarışan LGBT temalı filmlere verilen, önceki sahipleri arasında Pedro Almodovar (The Law of Desire), Derek Jarman (Wittgenstein) ve Francois Ozon (Kızgın Taşlara Düşen Su Damlaları) gibi isimlerin bulunduğu; daha yakın örnekler arasında da John Cameron Mitchell’in Hedwig‘i ya da Todd Haynes’in Poison‘u gibi filmlerin olduğu hayli prestijli bir ödül. Bu sene bu ödül hit filmlerimizden Ira Sachs’in Keep the Lights On‘a verildi! Filmi 25 ve 26 Şubat’ta AFM Fitaş 4′de izlemek için hala şansınız var.
- Geçen sene !f’e konuk olan Amer, giallo’yla ilişkisi bakımından son yılların en orjinal filmlerindendi. Beyond the Black Rainbow da rahatlıkla bu senenin Amer’i olarak nitelendirilebilir. Amer’in yönetmenleri nasıl İtalyan korku filmlerini filmin biçimsel çıkış noktası yaptılarsa, yönetmen Panos Cosmatos (bizzat Rambo’ların birisinin yönetmeni olan George P. Cosmatos’un oğlu) için de 80′ler bilimkurgu filmlerine olan takıntılı tutku benzer bir görsel vizyonu doğurmuş.
- Beyond the Black Rainbow retro fütüristik set tasarımı, inanılmaz kontrollü/simetrik kamera hareketleri, muhteşem soundtrack’i ve ses tasarımıyla senenin en iyi bilimkurgu tribini vaat ediyor.
- Cronenberg’in eski filmlerini, Todd Haynes’in Safe‘ini ve Noe’nin psikedelik anlarını hatırlatan tadlar bıraksa da kendine has bir orijinalliği ve tarif edilmezliği söz konusu BBR’nin. Cosmatos, çocukluğunda izlediği geceyarısı filmlerinden ve Cumartesi sabahı izlediği çizgi filmlerden ilham aldığını söylüyor ve buna hak vermemek elde değil.
Leonard’la Mary’nin hikâyesi bütün büyük aşk hikâyeleri gibi güzel ve tuhaf olduğu için.
Leonard Wood hırdavatçı dükkanında çalışmaktadır. Mary’le bir araba kazası sırasında, tuhaf bir ivmeyle havada uçuşurken, yerçekimine meydan okuyarak tanışmalarıyla başlar aşkları. Evlenirler. Çok geçmeden Mary kansere yakalanır. Leonard onu iyileştireceğini düşündüğü bir ev inşa etmeye başlar. Mary 2 sene geçmeden ölür. Leonard tam 15 yıl boyunca, ta ki bu inşaatın tepesinden düşüp kendini bakımevinde bulana kadar çılgınca bu evi yapmayı sürdürür. Sonra birikmiş borçlarından ancak ev satıldığında kurtulabilecektir. Green, Leonard’ı ve evi yıkılmadan hemen önce keşfeder. Bu güncel mitik hikâyeden o kadar etkilenir (kim etkilenmez!) ki bu evin aynısını kendi evinin bahçesinde bire bir oluşturmaya ve yeniden canlandırmaya karar verir. Film hem Green’in bu hikâyeyle karşılaşma sürecini anlatmasının belgeseli, hem de onu stop-motion’la canlandırmaya çalışması..
Orijinali oyuncuların repliklerini okuduğu, foley seslerinin yapıldığı canlı performans eşliğinde icra edilen gösteriye, Green’in çocuksu, dokunaklı her okuduğunda/dinlenildiğinde değişen anlatımı eklendiğinde izlediğimiz şey aslında insan sesinin kırılganlığıyla ilgil de bir şey oluyor. Hem imkansızlık, hem aşk, hem inanç, hem de tüm romantikliğiyle yaratmak söz konusu Gravity Was Everywhere Back Then‘de.
Filmin canlandırma tekniğinden de bahsetmek gerek. Karakterler bedenleri ve varlıkları içine hapsolmuş gibiler. Duygularını taşımakta zorlanan birer kukla gibiler sanki ve de Green’in sesi bir kuklacıymışcasına onları bu garip dünyada delirmekten, yokolmaktan koruyor âdeta. Bu iki kayıp ruh, etraflarını saran nesneler gibi hareket etmekle edememek arasında sıkışmış gibiler.. Bir canlandırma film ilk defa kendi dile gelemeyişinin sınırında bir dünya kurguluyor. Aslında biliyoruz ki her harekette, jestte matemi, yaklaşmakta olan ölümü haber veren bir şeyler var. Bütün hikâye görkemli bir ağıt gibi. Folklorik, ve tuhaf. Hakkında etmek istediğiniz bütün kelimeleri bütün ağırlığıyla ağzınıza tıkıyor. Herşey öylesine basit ve güzel ki, bunu ben de yapabilirim dedirtiyor. Eskiden Buralar Hep Yerçekimiydi mütevazı bir DIY başyapıtı.
Grunge akımı bizi büyüttü. Kurt Cobain intihar ettiğinde nerede olduğunu anbean hatırlayan gençler çocuklarına Kurt amcalarını dinletmeye başladı bile, Francis Bean büyüdü, annesini mahkemeye verdi ve babasına benzeyen bi adamla nişanlandı ama sabun köpüğüne dönüşmemiş 90lar ve grunge hareketi, hala bitmeyen, tükenmeyen ve de iç gıcıklatıcı sefil çekiciliğiyle hala bir yerlerimizde soluklanmaya devam ediyor.
Hole’un bateristi Patty Schemel’in yaşamının ve nerdeyse ölümünün anlatıldığı Hit So Hard, !f Music filmlerimizden. 90larda lezbiyen bir punkçı olmak, Kurt Cobain ve Courtney Love ile aynı evde yaşamak, bolca narkotik macera ve erkeklere atfedilen bateristliği feministçe diz getirmek. Hit So Hard demişler adına.
Küçücük hissettim bu filmi seyrederken. Mağdur olan ben olmama rağmen karakollarda geçirdiğim zamanlarda olduğu gibi, ilk okulda saçma sapan bir nedenden azar işitirken hissettiğim gibi, gereksiz yere üstüme gelinen ama sesimi çıkartamadığım her seferinde ne kadar küçücük hissettiysem film boyunca o kadar küçücük hissettim. Hem de tüm insanların küçücük olduğunu, hepimizin kolay yenilir yutulur olduğumuzu, biz farkına bile varmadan küçücük yapıldığımızı hissettim.
Bir de birileri var bu filmde, mesela Danimarka’da bisikletlerle eylem düzenleyen İngilizler var, Nepal’de tiyatro ile köylülere birlikte durup sesinizi çıkartabilirsiniz diyen bir grup var, Mısır’da elinde darbuka sokaklarda politik şarkılar söyleyerek halkın ilgisini rejiminin eziciliğine çekmeye çalışan bir avuç genç insan var. Onları gördükçe ufak ufak rahatladım. Onlar da küçücük, küçük küçük adımlarla değiştirmeye çalışıyorlar dünyayı. Kendilerinin iki katı polisler tartaklıyor, hiç bir şey yapmıyorlar. Gidin buradan deniyor, tamam diyip köşeyi dönünce tekrar başlıyorlar. Direniyorlar, itaat etmeden, küçülmeyi kabul etmeden ellerinden ve içlerinden gelen neyse onu yapıyorlar.
Paris, 1999. 15 yaşındaki Camille ile 19 yaşındaki Sullivan birbirlerine ancak iki genç insanın düşebileceği gibi düşerler — herşeyleriyle ve tutuşarak. Konuşmadan konuşabildikleri, kendilerine ait bir dünyaları olur. Yaz bitiminde Sullivan Latin Amerika turuna çıkar; aylar geçer, mektupları seyrekleşir ve sonunda sesi soluğu kesilir. Camille biter. Zamanla kendini onarır, yeni bir sevgili, sevdiği bir iş, derken bir gün…
Kısmen otobiyografik olan filmleriyle son yılların konuşulan yönetmenlerinden olan Mia Hansen-Love ilk aşkın en gerçekçi uyarlamalarından biri olan filmini sunmak üzere Istanbul’da olacak.
İçinizdeki 18 yaş halinizle tekrar ilişkiye girin derim, bakalım neler olucak…!
Bir mangadan bir film yapmak.. Aşamaları, sıkıntıları ve tüm bunların yanında yaratıcılıkla teknolojiyi bağlayan o vazgeçilmez ipin ucu. Eric Khoo’nun Tatsumi’si efsanevi manga ustası Yoshihiro Tatsumi’nin hayatının film şeridinden oluşuyor. Tatsumi’nin 2009′da Singapur’da yayınlanan 840 sayfalık otobiyografik mangası ”A Drifting Life”ile beraber diğer Tatsumi mangalarından ilham alınarak anime edilmiş.
Kendin Gör’de ise Tatsumi’nin teknoloji boyutuna bakalım dedik. Bir manga nasıl anime edilir, 2 boyuttan 3 boyuta nasıl geçilir, teknoloji ile yaratılıcılık neredelerde kesişir.. Buyrun, Tatsumi: The Making Of..
Tatsumi, 16 Şubat 22:00′da AFM Caddebostan Budak’ta ve 25 Şubat 21:30′da AFM Fitaş 1′de.
Aslında bu yazının konusu Renee. Renee Jonathan’ın annesi.
Jonathan ilk filmi Tarnation ile !f İstanbul’daydı, sene 2005′ken. Şizofren annesi ile büyümeyi, dünyayı, gay olmayı 19 sene boyunca çektiği görüntülerle anlatmıştı. 218 dolarla, iMovie’de yaptıklarına David Lynch’den Gus van Sant’a herkes şaşırdı, çok olay oldu Tarnation.
Renee, Jonathan’ın Tarnation’da tanıştığımız annesi. Jonathan’la kumsalda bale yapan anne, yada elektik şoklu tedavileri hakkında konuşmamak için Jonathan’ın kamerasından kaçan anne.
Walk Away Renee‘de Jonathan ve Renee uzun bir yolculuğa çıkıyorlar. Renee’yi daha iyi bir kliniğe yatırabilmek için Amerika’yı dolaştıkları film, Tarnation’ın devamı. 11 yaşında hayatını kaydederken izlediğimiz Jonathan hala aynı samimiyette.
Yeni Tuhaf Amerika müzikleri eşliğinde Devendra Banhart, Vetiver ve Joanna Newsom turnede.. Cuma’nın Müziği’nde bu hafta !f Music filmlerinden Family Jams‘den bir mırıltı verelim dedik.
Soğuklara karşı sahlep kıvamında canımızz Devendraaa!!!
Her sinefilin rüyası olan filmler vardır. Mesela, La Vida Útil belli bir hissiyatı, yaşlı bir adamın yalnızlığını sinemanın/sinematek kültürünün yalnızlığıyla eşlediği için böyle bir filmdir. Yürümek ve kaybolmak, Kafka’nın meşhur aforizmasındaki ‘yolun duraksama’ anlarını bulmak ve şehri deneyimleme biçimlerini uç noktalara taşıma,Transeunte‘nin (Yoldan Geçen) asıl peşinde olduğu şey sanırım. Transeunte‘de yürümek, dünyayı bir algılama biçimine ve aynı zamanda tuhaf bir şekilde içsel dünyaya dönüşebiliyor, ve şöyle bir soru soruyor sanki: hiç tanımadığımız birisinin gördüklerini, göz kırparken aklından geçenleri ve bir yüzün mahremiyetini ne kadar seyirciye aksettirebilir sinema?
Bir film düşünün aynı zamanda anonimlikle ilgili olsun. Çünkü bilmediğimiz yüzler sonsuz olanaklar vaat eder, her birinin ayrı birer hikâyesi, düşü, sakladığı hüznü vardır, diyor yönetmen Eryk Rocha. (efsane yönetmen Glauber Rocha’nın oğlu) Bunda acaba Rio’yla İstanbul’un benzer şehir deneyimleri sunmasının bir etkisi var mı diye de düşündüm.
Belki en güzel tarafı filmleri paylaşmanın getirdiği his. Elinizdeki çok güzel bir şeyi çok sevdiklerinize göstermenin hissi. Avuç içinde tutularak saklanacak, azıcık aralayıp ‘bak ne güzel’ denecek kadar değerli şeyleri hiç tanışmadığınız halde çok yakın hissettiğiniz bir sürü insana verebilmenin mutluluğu. Paylaşarak yalnız olmadığınızı hissetmek.
Filmleri ve onlarla kapısını açtığımız dünyaları çok seviyoruz. Nasıl yapsak da bizimle burada olamayanlara filmlerimizi götürsek derken ortaya çıktı !f 2 . Biz bir yandan koca bir festivali hazırlarken Türkiye’nin bir sürü şehrinde küçük küçük festival hazırlıkları da yürüyor. Kıbrıs’ta, Orta Doğu’da da herkes hazırlanıyor. Gösterim salonlarını, broşürlerini posterlerini hazırladılar, son denemelerini yaptılar. Şimdi festivalin son hafta sonunu bekliyoruz. !f 2 24 Şubat’ta ilkfilmi If A Tree Falls ile başlayacak. 25 ve 26 Şubat’ta Terri‘yi, Tahrir 2012‘yi, Machete Language‘i ve Burada‘yı aynı anda 27 şehirde 15.000 kişi hep birlikte seyredeceğiz.
En heyecanlı kısmı en sonunda! Canlı yayınla konuğumuz olan yönetmenlere her yerdeki izleyicilerimizden sorular gelecek ve yanıtları hep birlikte tartışacağız.
2011 tartışmasız Ben Rivers’ın yılıydı. Önce başyapıt niteliğinde bir orta metraj, sonrasında 20 dakikalık nefes kesici Sack Barrow geldi. Bunlara Eylül ayında Venedik’te dünya prömiyerini yapıp Orizzonti Fipresci özel ödülü alan ilk uzun metrajı Two Years At Sea eklendi. Şüphesiz senenin en önemli, heyecan verici yönetmenlerinden birisiyle karşı karşıyayız. Bunlardan 40 dakikalık Slow Action, ütopik bir adanın etrafında bilimkurgusal anlatısıyla dikkat çekerken, Jarman ve Greenaway’in deneysel ilgileriyle, kontrollü bir Brakhage soyutlayıcılığına sahip.
Ben Rivers, hâlâ analog formatta çalışıyor (filmlerini sinemaskop olarak süper 16mm çekiyor) ve tedavülden kalkana kadar Kodak X Plus marka stok kullanıyormuş; bütün laboratuar işlemlerini kendi mutfağında kurduğu bir düzenekle yapıyor. Sinemayı Godard’ın sıkça bahsettiği ‘sıfır noktası’na indirgeyebilmiş olması oldukça umut verici.
Sundance olmasa dünya aynı olur muydu? Bazılarımız için kesinlikle hayır.
Sinemada bağımsız olma fırsatı verdiği ve kendi sesleriyle film yaratmayı öğrettiği yönetmenler kadar o yönetmenlerin filmlerini izleyenler için de Sundace’in yeri apayrı. Her yeni Sundance filmi ileride dünyamızı sarsacak yeni bir yönetmenin ilk adını duyuşumuz.
Sundance Film Festivali’nin 2012 En İyi Sinematografi Ödülü My Brother The Devil / Şeytan Kardeşim‘in. Londra’daki hayatın İngiliz Araplar için ne kadar uçlarda olduğunu anlatan film, !f İstanbul ve Sundance ortaklığının ikinci senesinde Sundance Case Study filmi olarak seçildi. Senaryo’dan perdeye tüm aşamalarını adım adım takip edeceğiz. Nasıl kendi sesimizle ve kendi hayallerimizle başarılı oluruz adım adım öğrenmek için 25 Şubat’ta SALT Beyoğlu’na bekleriz.
Dün gece tütütü maşallahlarla, nazar değmesinler büyüsün kocaman olsun inşallahlarla !f Music‘i başlattık.
Açılış filmi Chemical Brothers’ın Fuji performansından çıkan film Don’t Think oldu. ‘Sinema salonunda olmak yerine orada, Fuji’de konserde olmak istiyorsunuz, yapacak tek şey koltuklara aldırmadan kalkıp dans etmek oluyor.’ dedi izleyenlerden bazıları. Dedikleri gibi, düşünmemek gerekiyor. Geriye kalan 3 gösteriminde, hiç düşünmeyin, tereddüt etmeyin, kalkın dans edin.
Dünkü notumuza ek olarak, mutfaktan biraz daha bilgi paylaşalım : )
Zeki kataloğumuzun 13. düzeltmesi için ajansla ofis arasında mekik dokumayı bitirdi. Son dakikada haber beklediğimiz filmler, ve yarışma jürimiz de kesinleşti, birkaç ufak tefek eksik dışında her şey takvime oturtuldu ve heyecanla beklemedeyiz. Listemize tekrar göz attığımızda, bu seneki 74 filmimizi seçmek için 1000 civarında filmi izleyip, göz gezdirmek durumunda kalmışısız. Ece’yle Zeki’nin izlemedeki ve tabii ki Yeşim’in yazılardaki muazzam destekleri eksik olmasaydı nasıl yetiştirebilirdik kestirmek zor! Geriye bakınca, o kadar güzel filmleri elemek zorunda kalmışız ki, Serra’nın da belirttiği gibi çok rahat ikinci bir festival daha çıkarmış.. Eylül başı Toronto’dan beri günde 6 film izlemenin getirdiği sürmenaj da bir yana, artık en azından diğer insanların normal addediği faza dönebileceğimize inanıyor, herkes gibi programın ortaya çıkacağı ana kilitlenmiş haldeyiz. Uyku düzenlerimiz normale dönmek üzere, rüyalarımızın hala unuttuğumuz tagline’lara konu olması dışında da herşey şimdilik yolunda gibi.
Malum Sundance Film Festivali dün başladı, Rotterdam ve Berlin de sırada, yaklaşıyor. Güzel haberlerden birisi, Rotterdam’dan 12 film !f’e (bunlardan ikisi dünya prömiyeri sonrasındaki ilk gösterimlerini İstanbul’da yapacaklar!) geliyor olması, diğeri de Berlin-Sundance hattından da birbirinden güzel 3 film programımıza yetişebiliyor olması : )
filmler altında, 12 Ocak 2012 Perşembe, ecebulut tarafından yayınlandı. – 3 Yorum
The Weekend
Anlat Andrew, bize herşeyi anlat.
Nasıl Greek Pete’in call boy’luk yaparken aşık olduğunu anlattığın gibi, nasıl tek gecelik bir ilişki bir anda daha fazlası oluyor anlat. Bize hiç çaktırmadan kocaman soruları sor, cevabı kimse bilmese de olur.
Durduk yere hayatın anlamını bulmaya çalışalım, sen iste yeter ki, hiç direnmeyiz.
Ödüller de almışsın diye duyduk, gerçekten içimizden gelerek gülümsedik, sıcacık.